7

Bizim mesleğin boktan taraflarından biri de budur işte. Hastanız varmış, yakınınız ölmüş, çocuğunuz doğmuş, doğan çocuğunuz rahatsızlanmış, kimsenin umurunda değildir. Uzaktan bakıldığında çok adil görünen, ama içine girince o kadar da adil olmadığı fark edilen adalet, hiçbir şartı kabul etmez. Gülün dikeni gibidir polis olmak. Gülü hiçbir zaman koklayamazsınız ve o gülün dikenleri her zaman elinize batar. Abuzer, daha önceden de çocuklara yaptığı kötülüklerden dolayı ceza almamış, pisliğin, psikopatın, manyağın tekiydi. Evet, ceza almıyordu. İşlediği o berbat suçlara bakmaksızın ruh halinin bozuk olduğu yönünde rapor hazırlayan doktorlar ve bu raporu her seferinde insanın gözüne sokan avukatlar sayesinde, birkaç ay hastanede yatıyor, sonrasında ise denetimli serbestlik denen Avrupa Birliği bilmem nesinden faydalanıp, yeniden sokaklara dönüyordu. Abuzer gibilerin bırakın etrafta dolaşması, şu hayatta nefes alması bile herkes için zararlıydı. Fakat yapacak bir şey yoktu. Bu memlekette idam cezası Avrupa Birliği bilmem neleri ve İnsan Hakları fasa fisolarına göre kaldırılmıştı. Yıllar önce emekli bir savcının söyledikleri aklıma geldi; “Adalet mekanizması öyle ya da böyle işler. Yasalar ceza veremezse, insanlar ceza vermeye başlar ki; bu da her devirde olacak bir durumdur!” Savcı Bey, emekli olduktan sonra söyledikleriyle belki de kendince bir özeleştiri yapıyordu. Şurası kesindi oysa insanlar ceza vermeye başlarsa, kan gövdeyi alır götürürdü. Herkesin kendi adaletini uygulamasıyla, tam bir adaletsizlik kavramı devreye girerdi. İşte bu Abuzer denen şerefsiz, on bir yaşında Down Sendromu olan Berat adında bir erkek çocuğuna tecavüz ettikten sonra onu öldürmüştü. Cinayeti onun işlediğine dair elimizde milyonlarca delil vardı. Yani bir bakıma ortalık delil kaynıyordu. Gel velakin, ruh hastası olduğuna dair raporu, onun cezai ehliyetinin olmadığını gösteriyordu. Belki de bu rapor, böylesi şerefsizler için bir suç işleme ruhsatıydı. Yoksa bana göre bunların alayında zehir gibi kafa vardı. Oturmasını, kalkmasını, yemesini, içmesini, sıçmasını, uyumasını, esrar alıp kafa yapmasını, parasız kalınca masum insanların önüne geçip, onları soymasını bilen bir kafanın neresi hasta olabilirdi ki? Ama yapacak bir şey de yoktu işte. Bizim yakaladığımızı, başkaları gülüş oynaş insanların arasına salmakta bir sakınca görmüyorlardı. Zavallı Berat’ın otopsisi aklıma geldi sonra. Gözleri yarı açıktı yavrucağın. Ben ve bizim çocuklar moral olarak dip seviyedeydik. Adli Tabip ise hiçbir şey olmamış gibi rahattı. Çocuğu kesti, biçti, organlarını tarttı, tahlil için parçalar aldı, ama ben sonrasına bakamadım. Çünkü o kadarı bana çok uzunca bir zaman yetmişti ve normal olarak günlerce kendime gelemedim. Çok zordu inanın, çok… Berat’ın cesedi Abuzer’in evinin yakınlarındaki Kulaksız Mezarlığı’nda bulunmuştu. İlk gördüğümde zavallı çocuğun pantolonu dizlerine kadar sıyrılmış haldeydi. Çocuk bağırmasın diye önce boğup, sonra ölüsüne tecavüz etmiş pislik. Sonra da evine gidip vurmuş esrara. Birkaç saat içinde Abuzer’in yaptığını öğrenmiştik.