6

Sabah saatlerinde yağan yağmur bir ara kesilmişti ve vakit öğleye yaklaştığında tekrar başlamıştı. Bizim ekip ise öğleye kadar kös kös oturmuştuk. Emekliliğim yaklaştığından mıdır nedir, bize pek öyle çetrefilli dosyalar düşmüyordu. İş bilmez olduğumuzdan değil de, ne bileyim işte, önümde duran emekliliğin herkes tarafından idrak edilmeye başlamasındandı belki de bu durum; diyordum ki, çalan telefonum kimsenin benim yaklaşan emekliliğimi zerrece kale almadığını ispatlar nitelikteydi. Bizim cevval Şube Müdürü Rasim, acele odasına gitmemi emrediyordu. Birkaç dakika sonra müdürün odasındaydım. “Salih, senin çocukları al, hemen Okmeydanı’na gidin. Bir ceset bulunmuş.” “Anlaşıldı müdürüm,” demeden önce müdür bana iyi kötü bir şeyler anlatmıştı. Anlattıklarının arasında söylediği bir isim ise, altı yıl önce yaşanan bir olayın tekrar hafızamda canlanmasına sebep olmuştu. Cavidan’ın ölümü değildi bu tabi… “Adamın üzerinden çıkan kimliğe göre ismi Abuzer Karagül’müş!” İşte bu cümlede geçen ismin sahibi Abuzer Karagül… Hayretle, “Abuzer Karagül mü?” dedim. “Yaa işte Salih,” dedi yüzünü ekşiterek. “Birisi defterini sağlam dürmüş dürmesine de, boku pisliği bizi buldu…” diyerek konuşmasına devam ettiyse de, ben oralı değildim. Benim aklım yıllar öncesine gitmişti. Bu ismi duyduktan sonra, müdürün neler anlattığı konusunda ilgim tamamen yok olmuş gibiydi. Altı yıl öncesiydi… Cavidan’ın hastalığı son safhasındaydı ve benim de elimde meslek hayatım boyunca birkaç kez karşılaştığım ve bu tip davaları bir türlü içime sindiremediğim türden bir iş vardı. Çocuk cinayeti! Hunhar bir sapığın elinden çıkan ve o vakayla ilgilenen herkesi insanlığından bezdiren bir iş… Unutmak istediğim nadir davalardan birini daha aklımın orta yerine yerleştiren durum.