36

“Neymiş?” dedi. “Şu mavi haplardan var yanımda. Bir telefonla iki de karı atarız istersen?” dedim. “İstemem mi?” dedi. “Para da var nasılsa,” dedim. “Kendi paranla kendininkini düdüklersin gardaş!” dedi. Kabul ettim… Yalandan bir telefon konuşması yaptım ve yalan olan telefonun karşısında, benimle konuşmayan, olmayan muhabbet tellalına siparişi verdim. Abuzer dut gibiydi. Esrar ve alkolü intizamsızca bedenine istifliyordu. Mavi haplardan bir tanesini önüne koydum. “Alkollüyüz. Bir bok olmasın sonra,” dedi. “Merak etme. Olsaydı bana olurdu,” dedim. Bunca kıyağa aldanıp, hapı sararmış dişleriyle çevrelenmiş ağzına salladı. Biraz sonra akacak kanının, yine biraz sonra hızlanmaya başlayacağını biliyordum. Abuzer kızarmaya başlamıştı. On beş dakika sonra ise kendinden geçti. Kalp krizi geçirmeye başlayacaktı. Bunu göze alamazdım. Onu bu şekilde öldürmeyecektim. Ellerimle öldürmek dururken, kanını gövdesinde bırakmak hiç de adil değildi. Yukarıdaki iki halkayı fark ettiğimde, bu cinayete daha sanatsal bir boyut katmam gerektiğini anlamıştım. Aslında onu su borusuna bağlayacaktım, ama oraya ne maksatla konulduklarını anlamadığım tavandaki bu iki küçük halka, benim için olimpiyat halkalarından daha değerliydi. Cinayet olimpiyatları başlasın! Binanın girişine bıraktığım diğer çantayı alıp gelmem bir dakikadan az sürdü. Halatları, tavandaki halkalardan geçirip Abuzer’in ayak bileklerine bağladığımda artık tamamen baygın olduğuna emindim. Şimdi karşımda çırılçıplaktı ve baş aşağı sallanıyordu. Ustalıkla kestiğim gırtlağından zemine kan fışkırdı önce. Daha sonra yavaş yavaş akmaya başladı. O sırada benim yapmam gereken başka işler vardı. Burada bıraktığım tüm izleri silmek, kanıt olabilecek ne varsa toplamak. Ben bunları hallederken Abuzer’in vücudundaki kan neredeyse tamamen yere akmıştı. Şimdi sırada asıl numara vardı…