34

Sevgili Günlük;
Tarih yok! Zaman yok! Bütün günler bana ait! Bir doğum günüm var, bir de öleceğim gün! O kadar!
Onu uzun zamandır takip ediyorum. O cinayeti işlediğinden beri hemen hemen. Hani şu Berat adındaki zavallı çocuğu öldürüp, üstüne üstlük ölüsüne tecavüz ettiği günden beri. O güne kadar hayatımın hiçbir döneminde Abuzer ismi kolay kolay yer almamıştı hâlbuki. Tesadüfen öğrendiğim bu isim, yıllardır yazdığım bu günlüğün sayfalarına bir renk katacaktı. Kan kırmızısı bir renk! Kusuruma bakma sevgili günlük; Fakat bunları sana anlatmam lazım. Çünkü başkasına anlatırsam, başım ciddi halde derde girer. Bundan sonra ben Midas’ın kulaklarının eşekkulağı olduğunu öğrenen çobanım, sen de benim o çobanın söylediklerine şahit olan kuyumsun! Mızıkçılık etmek yok! Ne bileyim Hıristiyan falan olsaydım belki, o zaman gider bir papaza günah çıkartırdım. Belki diyorum da, onu da yapabilir miydim bilmiyorum. Özel olduğunu anla yani. Bir insan (ki insan demeye dilim varmıyor aslında!) nasıl küçük bir çocuğa böylesine büyük bir kötülüğü yapar ve hangi vicdan sahibi yasa, bu adamın rezil yaşantısına son vermek yerine, onu altı yıl sonra çıkacağı bir akıl hastanesine kapatır? Demek ki adalet, o kadar da adil değil. Öyleyse burada ben devreye gireceğim… ve girdim de! Hastaneden çıkışından iki saat sonrasıydı… Sessizce onu takip ediyordum. Aslında o hastaneden çıkmadan, onunla ilgili her şeyi, geçen zaman içerisinde öğrenmiştim. Evini, yaşadığı ortamı, arkadaşlarını, hangi yemeği sevdiğini, nerelere takıldığını falan filan… Bu hikâyede eksik olan tek parça Abuzer’di ve o da hastaneden çıkmıştı işte. Aynı dolmuştaydık. Evine gidiyorduk.