3

Haydar’ın ne ara gittiğini ve ne ara geri geldiğini bilmiyordum. “Çay getirdim Başkomiserim sana da. Buraya masanın üzerine bırakıyorum,” dediğinde ben bahçedeki hengâmeye bakıyordum. “N’oluyor abi aşağıda?” diyerek yanıma sokuldu. “Ne olacak? Okulun biri yine toplamış öğrencileri, emniyeti gezdirmeye getirmişler.” “Bu hafta kaçıncı bu yahu?” dedikten sonra çayından höpürdeterek bir yudum aldı. Hakikaten de bu hafta kaçıncıydı… Hafta başından bu yana dört gündür gelip gelip, giden bu okul servislerinden gına gelmeye başlamıştı. Allahtan bir kere mi ne ben ilgilenmiştim çocuklarla ve o gün anlamıştım benden asla öğretmen olmayacağını. Yapabileceğim en kolay işi, yani polisliği seçtiğim güne bin bir kere şükretmiştim. Öğretmenliğin kutsal bir meslek olduğu kim söylemişse, yerden göğe kadar hakkı varmış kardeşim!. Düşünün bir kere; ben bir saat kadar ancak tahammül edebilmişken, yazık ki o zavallılar, meslek hayatlarının tamamında bunlarla uğraşmakta. Zor iş kardeşim; vallahi de zor, billahi de zor! “Çayları kuru kuruya mı içiyorsunuz?” diyerek yanıma gelen Selçuk’un sesinden çok, elinde tuttuğu kese kâğıdının içinden burnumun direklerine kadar süzülen sıcak simidin kokusu, bütün algı mekanizmamın masanın üzerindeki torbaya kaymasına sebep olmuştu. “Valla Haydar ben söylemeden kapmış getirmiş,” dedim. “Simit mi onlar?” “Simitle, eritme peyniri abi,” diyen Selçuk, çoktan torbanın içinden bir tane simidi alıp yemeye başlamıştı bile. “Sabah sabah kahvaltı edemiyor insan Başkomiserim. Sen de pek kahvaltıcı sayılmazsın, eh Haydar da malum. Ben de fazladan birkaç tane aldım.” “Hay Allah razı olsun,” diyerek bir simit de ben aldım. Ne yalan söyleyeyim, bu eritme peyniri denen zımbırtıya oldum olası ısınamadım zaten. O yüzden bir simit ve soğumaya yüz tutmuş çay, sabah kahvaltısı için şimdilik idare edecekti. Dört kişilik ekibimin jantisydi Selçuk. Benim gibi alaylı değil, akademiliydi. Yani önü açıktı. Rahat durursa müdürlüğü garantiydi yani. Memur ana babanın, memur çocuğuymuş. Anlattığına göre ona kalsa daha başka bir işi seçecekmiş, ama memur babası ve annesi bir an önce maaşını eline alsın diyerek, ortaokul yıllarında ensesinde boza pişirmeye başlayınca bizimki önce polis koleji, ardından da polis akademisine girip, mesleğe neredeyse çocuk yaşta adım atmış. Komiser olarak geçen yıl İstanbul’a atanmasıyla beraber, yetiştirilmek üzere çıraklık yapsın diye benim yanıma verdiler keratayı. Akıllı uslu bir gençtir Selçuk. Biraz çapkınlığı var işte. Pek uçana kaçana olmasa da, insan denen ırkın dişi olan cinsine karşı her daim tramplen kurup, çivileme atlayacak bir huya sahip o kadar.