26

“Tabi kızım, görüşürüz.” “Haydi ben kapatıyorum. İyi geceler baba.” “İyi geceler benim güzel kızım. Dikkat et kendine…” Kalkıp odama geçmek en iyisi olacaktı. İpek’le konuşurken, televizyonu da kapatmıştım. Telsizin sesini iyice kıstığımdan mıdır nedir, o da kendi kendine cızırdayıp duruyordu. Şarj lambası yanıp sönmeye başlamış aletin. Şarja taksam iyi olacak. Yarın beni yarı yolda bırakmasın… Tam yatmıştım ki, telefonum tekrar çalmaya başlamıştı. Bu kez arayan Selçuk’tu. “Abi müsait misin?” “Müsaidim Selçuk. Hayrola?” “Şu Seyfi ile konuştum da onu diyecektim.” “Neymiş?” “Telefonda uzun olur abi. İstersen,” derken sözünü kestim. “Gel, evdeyim. İpek de nöbetçi zaten. Kimse yok.” “Tamam o zaman. Selim abiyle geliyoruz.” “Selim seninle beraber mi?” “Evet abi. Yemek yedik beraberce.” Vay anasını! Herifler yemek yiyebilmiş demek. Ben de burada kraker kemiriyorum öylece. Ama içim almıyor ki kardeşim. “Bir şey istiyor musun abi? Gelirken getirelim.” “Meyve bulursanız alın işte. Ben yemek yiyemedim valla.” “Tamamdır abi. Birazdan orada oluruz.” Kalkıp çayın altını yaktım yeniden. Üzerimdeki pijamaları çıkarıp, temiz kıyafetler giymek en doğrusu olacaktı. Gelenleri böyle dal takke karşılamak uygunsuz kaçar ne olsa. Birkaç saatlik uyku yetti mi bilmiyorum, ama bildiğim bir şey varsa o da uykumun arasında uyandım mı, tövbeler olsun bir daha uyku tutmayacağıydı. Aç karnına yaktığım sigaranın yanında içmeye başladığım çayımdan ikinci yudumu alırken kapı çalındı. “Selamünaleyküm abi!” “Aleykümselam Selim. Geç hele. Selçuk nerede?” “Geliyor abi. Telefonla konuşuyordu.” “Ee ne var, ne yok?” “Çocuğun ailesini görmeye gittik ama elimiz boş döndük abi,” dedi Selim. Her ne şartta olursa olsun –Ramazan ayında tuttuğu oruç zamanları hariç- asla çaya hayır demediğini bildiğimden, Selim içeri geçerken bir bardak da ona doldurup içeri geçtim. Selim çoktan sigarasını yakmıştı. “Zahmet verdik sana da,” diyerek şekersiz çayından bir yudum aldı. “Tomurcuk mu var bunun içinde?” “Evet. Sarmadıysa, yeniden demleyebilirim.”