25

Saat on bir falandı sanıyorum, telefonun sesiyle uyandım. Kanepede otururken içim geçmiş demek ki. Televizyon da açık kalmış. İpek arıyordu. “Baba?” “Efendim kızım?” “Evde misin?” “Evdeyim. Ne oldu ki?” “Hiç. Öylesine aradım. Neredesin diye merak ettim.” “Evdeyim, evdeyim… Sen ne yapıyorsun?” “Yoğun halde debeleniyoruz acilde, n’olsun… Yemek yedin mi?” “Atıştırdım bir şeyler kızım,” demiştim ama yalandı. Yemek yiyecek halim yoktu. Aslında bazen mideyi boş bırakmak iyi de oluyor. Dinleniyor garip. Etobur muyuz, otobur muyuz belli değil zaten. O da birkaç saat tatil yapıyor hiç olmazsa. “Dolapta yemek vardı yani. Karnıyarık yapmıştım. Sen seversin.” “Yedim kızım, merak etme sen.” Bir yalan daha… “Ha, iyi madem. Ne var ne yoktu bugün?” “İş güç be evladım işte. Ne olsun? Hep aynı şeyler yani…” “Abuzer Karagül’ü öldürmüşler diye duydum.” Pat diye söylemişti bunu. “Nereden duydun ki?” “Haberlerde söyledi… Siz de oradaydınız değil mi?” “Evet…” “Bir ara görüntüye Selçuk girince anladım zaten ben de. Nasıl olmuş peki?” “Sonra anlatsam olur mu kızım? Şimdi inan o vaziyette değilim. Sadece şunu diyebilirim, berbat bir manzaraydı.” “Anlıyorum baba. Kusura bakma da, uyandırdım mı seni? Sesin uykulu geliyor da.” “İçim geçmiş kanepede, ama aradığın da iyi olmuş. Burada uyuyup kalacakmışım yoksa.” “Tamam. Ben gelene kadar sen çıkmış olursun sanıyorum. Akşama görüşür müyüz?”