21

“Şşşt! Yavaş ol Agit! Biz buradayız hâlâ!” diyen Selçuk olmasa, karısına sille tokat girecekti belki de. “Yahu amirim bilir bilmez konuşuyorlar işte. Kaç kere görmüş, kaç sefer konuşmuş ki Abuzer’le?” “Uzatma!” dedim bu kez ben de. “Var mı eklemek istediğin?” dedim Dilan’a. “Yok valla amirim,” dedi korkuyla. “Agit anlattı işte ne varsa. Ben de pek bir şey anlatmadım ki televizyonculara. Neydi, kimdi falan diye sordular, ben de bildiğim kadarını anlattım. O kadar yani.” Duyacağımızı duymuştuk. Aslında duyulacaklar daha ilerideydi. Şimdilik bu kadarı yeterliydi. Evden çıkarken Selçuk, kapıda bizi uğurlayan Agit’e döndü. “Bana bak! Az önceki rüzgârın, bu kadıncağızın yüzünde, gözünde ya da işte bir tarafında falan patlayacak olursa, kulağından tuttuğum gibi seni kodese tıkarım ve dumancıların koğuşuna değil, en azılı oğlancıların koğuşuna attırırım seni! Anladın mı?” “Anladım komiserim,” diye boyun büktü Agit. Agit’in sözünü ettiği Seyfi’yi soruşturduk biraz. Karı koca, Zeytinburnu’ndaki dikim atölyelerinin birinde çalışıyorlarmış. Gece mesaisine gittiklerinden evlerinde yoklardı. Mahalledeki birkaç kişiyle daha görüştük, ama hiç biri Agit’in anlattığından farklı bir laf etmedi. Abuzer’e beddua eden edeneydi. Etraftaki kamera kayıtlarını gözden geçirmek şimdilik yapmamız gereken işlerden biriydi. Agit’in dediği saatlerde tarifine uyan adamın illaki bir görüntüsünü bulabileceğimizi sanıyordum. Fakat sokağı gören cadde üzerindeki kameraların hiç birinde aradığımız görüntü yoktu… Akşam olmuş, bulutlardan dolayı gün boyu grileşen hava, yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Yağmur çisenti halinde yağmaya devam ediyordu. Haydar’la Selim, Selim’in arabasıyla ayrılmışlardı, ekip aracı da haliyle bize kalmıştı. “Fukaralık, kapalı gişe oynuyor buralarda,” demişti Selçuk, Okmeydanı’nındaki o karanlık sokaktan ayrılırken…