2

“Esnaf çocuğusun sen! Sıçtırtma topuna eşşoğlueşşek!” kabilinden fikrini beyan ettiğinde, ben sadece duraktan geçip giden futbol kariyeri trenine bakakalmıştım, arazide otlayan boğa misali. Esnaf çocuğuydum da, esnaf olabilecek miydim, zaman gösterecekti… gösterdi de. Esnaf olamadım. Aslında olmak için yeltendim, ama hükümetler bu çabalarımın gelişmesinde, en az futbolcu olmamamı isteyen esnaf babam kadar istikrarlı yaklaşmışlar ve siyaset denen dümeni daha iyi çevirebilmek için krizler uydurmuşlardı. Parasını dövize yatıranlar bu krizlerde göbeklerini kaşırlarken, benim gibi dövizle borçlananların kaşıyacak bir göbekleri olmadığından, korunması gereken tek organa, yani mabatlarımıza sahip çıkma yolunu seçmiştik. Elimden gelse, o krizin fitilini ateşlediğine inanılan anayasa kitapçığını –aslında durum tam olarak böyle değildi ya! Devalüasyon, bilmem ne işte… şimdi burada ekonomi anlatmaya niyetim de yok zaten. Merak eden açar okur neler olmuş neler bitmiş. Ben memur adamım ve emekliliğime ne kalmış şunun şurasında?- işte onu fırlatanın… Neyse, neyse! Memur maaşıyla yetinmeyip, müteşebbis ruhla ufak bir işletmeye gizli ortak olarak girme çabalarım, daha birinci yılında malum krizden mütevellit, firmanın iflas bayrağını çekmesiyle son bulmuştu. Yani uzun lafın kısası bastığım yerde kolay kolay ot bitmiyordu benim. Çok hay huylu zamanlardı yani. Şimdi penceresinden bahçesine baktığım emniyet müdürlüğünden, geriye doğru baktığımda geçen zamanı değil, suratıma bön bön bakan Haydar’ı görüyordum… Haydar mı? “Hayrola Haydar?” “Hiç Başkomiserim.” “Nasıl hiç?” “Öylesine hiç Başkomiserim.” Haydar’ın uykusunu alamadığı belliydi. Gözleri kan çanağından, üstü başı ise iç güveyinden halliceydi. Tabir yanlış falan değil yani; bizim Haydar iç güveyiydi. Dış güveyi olsa da fark etmezdi ya. Melek gibi bir karısı vardı, ama gelgelelim bizim Haydar biraz tuhaftı. Pasaklı deseniz değildi. Belki biraz hırpaniydi o kadar. Çok fazla dikkat etmezdi kendine. O kadar ikazıma rağmen dediklerim bir kulağından girmeden, öbür kulağından dörtnala çıkar giderdi. İç güveyi meselesine gelince; Haydar da benim gibi, çok fazla tanımadığı bir hemşerisiyle otomobil alım satımı yapmaya başlamıştı. Dört ya da beş sene oluyor. Pek anlatmıyor zibidi, ama ortağı olacak şerefsiz buna okkalı manyelle, Eiffel Kulesi kadar kazığı itinayla sokunca, bizimki elindeki ve avucundakinin yanında yüklü bir de banka borcuyla tığ teber şah-ı merdan, dımdızlak ortada kalıverdi. Yine diyorum, karısı Allah vere de uysal baş bir kadınmış. Başkası olsa çoktan annesinin evinin yolunu tutardı. Aslında kadıncağız annesinin evinin yolunu tutmuştu da, ama yanında götürürken bizim zibidin de elini tutmuştu. Allah mesut edecek oldu mu ediyor işte. Yani bizimki ardını toparlayana kadar, bu iç güveyi durumu bir süre daha devam edecek gibi.