19

Ney sesi de
ondan ilahi bir ses olarak algılanır ve neyin en güzel sesi de sol notasıdır. Rast makamının karar sesi yani!” demişti. Müezzin o kadar güzel okuyordu ki, tüylerim diken diken olmuştu. Bir bulunduğum evin haline ve ev ahalisine baktım, bir de dışarıdaki ezan sesine. Tezatlığın orta yerinde, eski bir kanepenin üzerindeydim. Karşımdaki bir esrarkeşten, bir sapığın cinayeti için bilgi almaya çalışıyordum… Müezzin de gerçekten güzel okumuştu… Ezan bittikten sonra, “Devam et,” dedim Agit’e. “İşte bir hafta, on gün kadar önceydi. İşte böyle bir ezan vaktiydi. Kahvede oturuyordum. Yolun karşısından elinde bavula benzer bir çantayla bunun geçtiğini gördüm. Bizim kahveci var, onun da adı Salih sizin gibi amirim. Getirdiği çayı masaya bırakırken gördü bunu. ‘Bu Allahsızı salmışlar mı ulan?’ dedi sinirle. Sonra arkasına döndü. ‘Bu Abuzer denen kulampara puştu bırakmışlar ulan! Çoluğunuza çocuğunuza dikkat edin aman ha!’ dedi. Bizim çocuğumuz yoktu da, el âlemin vardı amirim. Bir de mahallede bunun gibi birinin olması sıkıntıydı. Gecenin bir vaktine kadar kahvede oturdum. Oyun falan oynadık arkadaşlarla. Kahve kapanınca da eve yollandım haliyle. Tam evin kapısına yanaşmıştım ki, yanımda belirdi pezevenk… af edersin amirim, ağzımdan kaçtı… neyse, aklım fırttı tabi. Adamın yüzü yılan kadar soğuk. Pis yani. Böyle bir sırıttı pis pis. ‘N’aber lan Kro!’ dedi. ‘İyidir!’ dedim ben de. ‘Bana dalga lazım,’ dedi. Ne istediğini anlamıştım. Hani ben satmıyorum amirim, sakın öyle anlamayın, sadece içiciyim. Buna bulaşmamak için, isteğini kabul ettim. Hem etmesem ne bok yiyeceğim zaten? Adam bela. Üstüne üstlük deli. Kimse hapse koyamıyor. Benim başımı da yakmasın diyerek yani. Lakin anlamıştım bana tebelleş olacağını. Bunun gibilere bir tane verdin mi, ertesi gün on tane daha ister… Neyse, beklemesini söyleyip, eve girdim. Bu, kapının önündeydi. Bir tane cıgaralık yaptım hemen, iki dakikada eline tutuşturdum, gönderdim gitti. Sonra ertesi gün gece yine geldi. Alacaklı gibi çalıyordu kapıyı. ‘Agit! Aç ulan pezevenk!’ diye bağırıyordu sokağın ortasında. Hemen açtım kapıyı. İstediği belliydi. Bu sefer iki tane istiyordu. Bir de para istedi benden. Olanı verdim defolup gitsin diye. Elli lira vardı üzerimde o an için. Beş gün öncesine kadar söğüşlemeye devam etti beni. Eve korkarak giriyordum. Dedim ya bela. Şansa üzerimde para çıkmasa, arkadan saplar bıçağı. Nereden geldiğini, ne olduğumu bile anlayamam… Beş gündür sesi soluğu çıkmıyordu. Dedim, bu taşağı kıllı birine musallat oldu, herif de bunu hacamat etti. Allah var aklıma o geldi. Ortalarda yoktu ya, rahattım yani…” “En son beş gün önce mi gördün?” diye araya girdim. “Evet amirim. Çarşamba günüydü. Birahanede arkadaşlarla Galatasaray’ın maçını seyretmiştik.” “Kiminle oynuyordu?” dedi Selçuk. “Balıkesir’le… Dört sıfır almıştı bizimkiler.” “Evet. Sonra?” “Biraz daha takıldık birahanede. Gece vaktiydi. Kafam zurna gibiydi eve geldiğimde. Herifin birini fark ettim. Valla yüzünü gördüm, hatırlarım desem yalan olur. Dumanlıydım da biraz haliyle, adam kapının önünde bekliyordu beni. ‘Agit sen misin?’ dedi. ‘He,’ dedim. Bana kendisini Abuzer’in gönderdiğini, nevale istediğini söyledi.”