18

“Vallası mallası yok. İki de bir sözümüzü kesme, Allah’ın adını yaptığın rezil işe karıştırıp, onu kendine şahit tutma, sadece sana sorduklarımıza cevap ver kâfi… Ne diyorduk en son? Hah! Sigaralar. Esrarlı sigaralar. Cıgaralıklar! Abuzer’in evinde tamamı içilmiş çiftli sarma sigaranın ucundaki zıvanayı getirir, senin şu masanın üzerindeki kâğıtlarla karşılaştırırım ondan sonra ne olduğunu ve hatta onu en son ne zaman gördüğünü anlarız. Tamam mı Agit?” “Bu zamana kağıt mı kalır be?! Te ne zaman attım ben onları!” demişti ki yediği haltın farkına varmasıyla, güneşte kalmış patlıcan gibi büzüşmesi bir oldu. “İşte bu kadar Agit!” dedi keyifle bizim delibozuk. İnsanı sinir eden sırıtışı, suratına bağdaş kurmuştu şimdi. “Onu en son ne zaman gördün ve aranızda ne geçti?” “Bak komiserim benim onun ölümüyle anam avradım olsun ki ilgim yok!” “Yahu kardeşim!” dedi Selçuk. “Bildiklerini anlat sen, yeter o bize. Bizlere yalan söyleyemeyeceğini az önce test etmedik mi? ettik. Beceremiyorsun işte yalan söylemeyi. Adam gibi doğrusunu anlat işte… Bak yalanını yakalarsam, şu elimdeki telsizin mandalına basıveririm, sonra da burası narkotikçi kaynar!” “Tamam, tamam,” dedi Agit. İki dakikada süngüsü düşmüştü. Bir iki kez yutkundu. Dili damağı kurumuştu besbelli. Esrardan yarım olan kafası, açılmaya başlamıştı. “Dilan, kalk bana bir bardak su getir,” dedikten sonra, sehpanın üzerindeki Marlboro paketine uzandı. “İçebilir miyim?” “İç, iç! Rahatına bak!” dedim. Dedim ya uzaktan izlemek şimdilik iyiydi. Pek lafa girmiyordum. Yani ne yalan söyleyeyim, Selçuk bizim ekibin kerpeteniydi. Adamın ağzından laf almakta üzerine yoktu yani. Yetiştirmişti kerata kendini. Dilan’ın getirdiği koca bir bardak suyu, susuzluktan kırılmışçasına gırtlağından aşağı gönderdikten sonra, “Bir bardak da çay ver bana. İçerse amirlerime de ver!” dedi. “Senin suyun çayın bitmeyecek anlaşılan Agit,” dedi Selçuk. “Anlatmaya zor başlayacaksın gibi. İstersen emniyete gidelim ha, ne dersin? Hem gitmişken orada narkotiğe de bırakırız seni!” “Özür dilerim komiserim,” dedi Agit. Narkotik lafının onu iyiden iyiye gerdiği belliydi. “Bu Abuzer şerefsizi,” derken araya girdim. “Ne olduğunu boş ver Agit. Sadece Abuzer de sen, biz geri kalanını anlarız!” “Anladım amirim,” dedikten sonra toparlandı. Sigarasından bir nefes daha çekmişti ki, Dilan çay dolu bir bardağı önüne koydu. Biz içmeyeceğimizi söylediğimizden, bize getirmemişti. Çayının şekerini karıştırıp, bir yudum içtikten sonra anlatmaya başladı. “Bu Abuzer bir hafta, on gün kadar önce çıkmış hastaneden. Hani o olaydan sonra yatmış işte altı sene mi ne… Böyle bir ikindi vaktiydi,” dediğinde yakınlardaki bir caminin müezzini ikindi ezanını okuyordu. Hem de öyle güzel okuyordu ki, “Sus iki dakika,” dedim. “Ezan bitsin!” Aklıma bizim mahalledeki caminin müezzini Muhammed geldi. Arada sırada caminin yanındaki çay ocağında çene çalardık. “İkindi ezanının makamı Rast makamındadır Salih Bey. Aslında çok içli de bir makamdır Rast makamı. İnsanın içine işler! Cenab-ı Rab’ül Alemin insanı yarattığında burnundan ruhunu üflemiş.