16

Sefaletin mi yoksa boş vermişliğin mi hâkim olduğuna karar veremediğim bir başka köhne evin oturma odasındaydık. Güneşin görünmediği bir günde, kalın perdeleri sıkı sıkıya örtülü odanın bir kenarında var gücüyle soba yanmaktaydı. İçerisi cehennemi andırır gibi sıcaktı. Yani cehennemi görmediğimden ve görmeyecek olmayı dilediğimden, ben de bu benzetmeyi yapanların yalancısıyım, o da ayrı mesele tabi. Yoksa hangi akıllı insan evladı, asla gitmek istemediği bir yer hakkında sırf bir benzetmeye ölçü olsun diye oraya gitmek ister ki? Fakat yine de üzerine basa basa belirtmeliyim; bu ev cidden çok sıcaktı. Tabi termostatik olarak. Yoksa evde yaşayan ve ilk bakışta çocuklarının olmadığını tahmin ettiğim bu orta yaşlı karı kocanın, birbirlerine karşı ne denli soğuk olduklarını öyle ya da böyle anlayabiliyordum. Yer yer eprimiş bordo renk ağırlıklı kanepenin, kıçıma yaylarının batmayacağını tahmin ettiğim bir köşesine oturdum. Selçuk da benim yanıma ilişmişti ki birden, “Hay anasını ya!” diyerek oturduğu yerden kalkması bir oldu. “Oranın yayı sıkıntılı,” dedi evin erkek olan sakini. Aslında sakin lafı da olmadı… evin erkek olan gergini, demek daha yerinde olacaktı. Öksürerek, “Sandalyeye geç istersen!” sandalyeyi işaret ediyordu. “Sağ ol!” diyen Selçuk eski, üzerinde sarma sigara kağıtları, esrarlı sigaraların arkasına filtre niyetine zıvana yapmak için kullanılan ve bir kısmı da zıvana imalinde kullanılmış boş at yarışı kuponlarının bulunduğu portatif masanın yanındaki eski sandalyeyi alıp, yanıma oturdu. “Keyfini kaçırdık galiba,” diye sırıttıktan sonra, cebinden bir sigara çıkarıp yaktı. “Adın ne senin?” “Agit!” dedi evin gergin olan erkek tarafı. “Kürt müsün?” diye sordu Selçuk bu kez. “Evet. Bir mahsuru mu var?” diyen Agit ters bir cevap verdiyse de, Selçuk umursamaz davranarak dudak büktü. “Yok canım. Ne mahsuru olacak?” dedikten sonra, sigarasını tahminen az önce sobaya boşaltılmış, ama içinden örnek alsak esrar izine rastlayabileceğimiz kristal taklidi kül tablasına silkeledi. “Nerelisin?”