15

“Selim haklı,” diyen Haydar daha bitmemiş sigarasını yere atıp, ayağıyla ezdikten sonra, “Şu en son vukuatındaki çocuğun babasını bi alalım derim ben. Herif kasap değil miydi Çemberlitaş’ta.” “Tamam,” dedim. “Haydar, Selim. Siz ikiniz çocuğun babasını alın bakalım. Biz de Selçuk’la mahallede birkaç kişiyle görüşelim. Şunlara söyleyin, cesedi indirsinler de bir an evvel otopsi işi başlasın. Mezbahadaki hayvanlar gibi sallanıp durmasın öyle. Göreceğimiz kadarını gördük nasılsa.” Binadan dışarı çıkıp, burunlarımızdaki mentollü jel artıklarını temizledikten sonra derin derin nefes almaktı maksadımız. Lakin bu pek o kadar da mümkün değildi. Eski evlerin, eski bacalarından tüten kömür dumanları, basık havanın puslu görüntüsüne karışmakla kalmıyor, nefes alanın ciğerlerine hücum ediyordu. “Yaşanmaz burada yemin ediyorum!” diye söylendi Selçuk. “Şuna bak! Nefes alamıyor insan…” Yaşıyorlardı. Yaşamak zorundaydılar. Dayak yemeden direnebildikleri sadece bu hayattı belki de. Medyaya verdiği demeçle, akşam haberlerini sabırsızlıkla bekleyen kadın, uzaktan bize bakıyordu. Kendine uzatılan mikrofona anlatmadığı daha bir sürü lafın olduğunu anlayabiliyordum. Kendisine baktığımızı anlayınca, yavaş adımlarla ama bir o kadar tedirgin bir halde sokağın aşağısına yürümeye başladı. Sırtındaki örgü hırkanın önünde sıkı sıkıya bağladığı kolları, üzerine sinen tedirginliği uzaktan da olsa belli ediyordu. “Beni takip et,” dedim Selçuk’a. Ne dediğimi anlamıştı. Kadın sokağın başındaki iki katlı eve girdi. Adımlarımızı sıklaştırarak biz de ardından yürüdük. Selçuk, “Açar mısınız kapıyı? Polis!” diyerek kapıyı yumrukluyordu. Acayip bir kibarlık anlayışı vardı bu çocukta. Bir yandan kapıyı kıracakmış gibi yumrukluyordu, bir yandan da nezaket gösterip, rica ediyordu. Kapıyı kirli sakallı, kirli suratlı, kirli bakışlı bir adam açtı. Kırk yaşlarında falan olmalıydı. İçeride ne bok yediğini anlamamak mümkün değildi. Türüm türüm esrar kokusu geliyordu burnuma. “Ne vardı?” dedi kalın sesiyle. “Bizde bir şey yok,” diyen Selçuk içeriden gelen kokuyu koklayarak, “Asıl sizde ne vardı?” dedi. “Çekil kenara da içeride konuşalım!” “Yalnız…” diyecek oldu herif, ama bizimki biraz daha sertleşti. “Yalnız diye bir şey yok aslanım. Başkomiserim’le beraber geliyoruz,” diyerek adamı kenara iteledi ve içeri daldı. Eh tabi ben de ardından…