13

Abuzer ya da Abuzer’den arta kalanlar karşımızda duruyordu. Aslında tam olarak durduğu söylenemezdi. Abuzer’in çıplak vücudu, ayaklarına bağlanan halatla, tavandaki kancalara asılmıştı. Kancalara diyorum, çünkü iki ayağı araları yaklaşık bir metreden fazla olan halkalara ayrı ayrı asılmıştı. Fakat asıl korkunç olanı bu değildi elbette. Gırtlağı bir kulağından diğer kulağına kadar kesilmişti. Bu sayede ortalama seksen kilo olan vücudundaki yaklaşık beş litre kanın neredeyse tamamı yere akmış, yerde biriken kan, sanki küçük bir gölet oluşturmuştu. Ve dahası da vardı… Abuzer’i bu hale getiren her kimse, herifi -muhtemelen astıktan sonra- ya bir satır ya da bir balta kullanarak apış arasından, boynuna kadar ikiye ayrılmıştı. İç organlarının bir kısmı yerlere saçılmış, bir kısmı da karın bölgesinden aşağıya sarkıyordu. Yılların tecrübesiyle konuşuyorum; bunu her kim yaptıysa inanın bana içinde insanlığın zerresi yoktu. Aslında öldürülmeden önce yaptıklarına bakarsak çoğunun gözünde Abuzer de insan değildi, ama öncelikle tıbbın ve sonralıkla yasaların nazarında, şekil itibariyle insandı. Yerdeki kanın kuruması, neredeyse tamamen çürümüş cesedim mide bulandırıcı hali ve yaydığı o rezil kokuya bakılırsa ilk tahminlere göre Abuzer’in cesedi üç ya da dört gündür bu vaziyette olmalıydı. Hastaneden çıkalı bir hafta olmuştu. Adli tıp yaklaşık olarak Abuzer’in öldürüldüğü tarihi söyleyebilirdi. Yakın gözlüğümü takıp, boğazındaki kesiğe baktığımda gördüğüm ilk şey, bu kesiğin tek darbeyle açılmış olduğuydu. Apış arasından boynuna kadar inen ve Abuzer’i ortadan neredeyse ikiye ayıran kesiklerin etrafındaki kan izlerinden ilk anladığım ise; katil ilk olarak Abuzer’i soyduktan sonra ayaklarından tavana asmış, gırtlağını kesmiş ve kanın tamamen boşalmasını sağlamıştı. Tavana asılı cesedin gövdesinden boşalan kanlara basmamak için ise üç sandalyeyi yan yana koyduktan sonra, gövdeyi ortadan ikiye ayırmıştı. Sandalyelerin üzerinde belirgin bir ayak izi yoktu. Sanıyorum iz bırakmamak için galoş ya da ona benzer bir şey kullanmıştı. Etrafta boğuşmaya dair en ufak bir iz yoktu. Ne devrilen bir sehpa, ne sandalye, ne de tek bir kırık cam. Hatta cesedin asıldığı yerin yanı başında içinde yarısına kadar şarap dolu olduğunu tahmin ettiğim bir su bardağı vardı. “Şunun içindekinden numune alındı mı?” diyerek bardağı bizim teşkilatın astronotlarına uzattım. “Aldık Başkomiserim. Üzerindeki parmak izleri bile alındı,” diye cevapladı beni astronot, yüzünü kaplayan gaz maskesinin ardından gelen boğuk sesiyle. Balkona, Selçuk’un yanına gidip, bir sigara da ben yaktım. “Şimdi sen ne dersin bu işe?” dedim, ilk dumanı puslu havaya savurarak. “Ne diyeceğim Abi?” dedi Selçuk. Umursamaz bir tavrı var gibiydi. “Eden bulur dememi bekliyorsan, o replik Haydar’ın repliği. Benim için ceset, cesettir. Ötesi beni alakadar etmez. Allah’ın verdiği canı Allah alır, o kadar. Ben buna inanırım.” “Orası öyle,” dedim iç çekerek.