12

“Hıhı…” diyerek başımı salladım. Yüzündeki maskeyi çıkardıktan sonra, derin bir nefes aldı. Paketinden çıkardığı sigarasını dudaklarının arasına koyarken, “Valla ben hayatımda böyle bir manzara ile karşılaşmadım,” dedi. “Nasıl yani?” “Kendiniz görmeniz lazım Başkomiserim,” dedi yüzünü ekşiterek. “Rezalet tavandan, diz boyuna kadar. İçim dışıma çıktı çalışırken.” Selçuk bizden önce çıkmıştı Abuzer’in cesedinin bulunduğu ikinci kata. Haydar ise benimleydi. Kıvrıla kıvrıla çıkılan minare tipi merdivenler, yine bir minare merdiveni kadar dikti. Dar basamaklardan oluşan daracık merdivenlerde iki kişi yan yana çıkmanız mümkün değildi. Biz yukarı çıkarken, aşağıya inenler, birinci kattaki evin kapısının önündeki sahanlıkta bekleşiyordu. Bir tanesi, “Kolay gelsin Başkomiserim,” dedi. “Buraya şeytan uğramış!” “Ne var anasını satayım ulan bu yukarıda!” dedi Haydar. “Millet öcü görmüş gibi!” İkinci kata geldiğimizde karşılaştığımız ilk görüntü kapıda bekleyen iki polisin, burun deliklerine ha bire mentollü jel sürmesiydi. Zavallılar jeli sürmüyor, adeta burun deliklerinden içeri, ölü kıçına kefen tıkıyormuş gibi dolduruyorlardı. Haklılardı da. Çünkü içeriden yayılan koku öylesine berbattı ki, o rezil koku, insanın koku alma duyusunu sonsuza kadar yok edebilirdi. Şansınız biraz kesat ise, beyin felci yaşamanız normal bile sayılabilirdi. Bir tanesi mentollü jel kavanozunu uzattı. “Başkomiserim buyurun. Yoksa Allah esirgesin,” diyerek başıyla içeriyi işaret etti. “Çok fena, çook!” Haydar kavanozu benden önce almış, parmağını jele daldırmıştı bile. Burun deliklerine jelden duvarlar örüyordu. “Buyur abi, buyur. Dışarısı böyle kokuyorsa, Allah bilir içeride nasıl bir koku var.” Burun deliklerimizi jelle güzelce tıkadıktan sonra, mentollü mentollü kokularla içeri girdik, ama içeride bizi bekleyen manzaradan yayılan koku, o mentollü duvarı yerle bir etmişti. Değil burun deliklerimizi, kafamızı o kavanoza soksak da bu kokuya karşı burnumuzun bir savunma geliştirmesi mümkün değildi. Evin daracık holünün bağlandığı oturma odasındaki görüntü hayatımız boyunca karşılaşmadığımız ve bir daha asla karşılaşacağımızı sanmadığımız türden bir manzaraydı. Oturma odasının kapısında Haydar’la beraber çakılıp kalmıştık. Selçuk balkondaydı ve sigara içiyordu. İlk tepki Haydar’dan geldi. “Vay anasını avradını!” diyerek sunturlu bir küfür savurdu. Ettiği küfrün farkında bile değildi belki. Kokunun iğrençliğinden yüzü şekilden şekle giriyordu. “Olay yerinin gaz maskesiyle çalıştığından belliydi abi.” “Ne?” dedim. Dediğini ilk başta anlamamıştım. Onu dinleyecek durumda değildim, çünkü şu anda doğrudan karşımdaki vahşet kalıntısına bakmaktaydım. “Aşağıda karşılaştığımız herifin boynunda gördüydüm,” dedi Haydar. Ben fark etmemiştim demek ki…