10

Dünyanın her yerine, her şekilde yağan yağmur, hiçbir şekilde dünyanın her türlü pisliğini yıkamaya yetmiyor ve insanın olduğu yerde tabiatın bütün çabaları günahları örtmede çoğu zaman yetersiz kalıyor. Bu memlekete yağmur yağdığı anda ise, birçok insanın yaşadığı sefalet, o yağmur suyuyla boy veriyor sanki. Okmeydanı’na geldiğimizde de bu durumu anlamamak mümkün değildi. Caddeler, sokaklara göre nispeten biraz daha temizdi. Fakat ara sokaklara girdiğinizde durum bambaşka bir hal alıyordu. İstanbul’un orta yerinde, İstanbul’a uzak mahallelerden biriydi burası. Çoğu zevzeğin varoş diye küçümsediği tepeden tırnağa bir Anadolu mozaiği bir mahalle… Daha çok yasadışı gösterilerle adı duyulurdu buraların. Devletin çoğu zaman elinin uzanamadığı böyle yerler, başka ellerin uzanmasıyla hep yasadışı bir yer olarak hafızlara kazınsa da işin aslı hiç de öyle değildi. Fakirlik denen illet yapışmıştı bir kere bu insanların yakasına. On beş, yirmi dakikalık bir yolculuktan sonra, herkesin İstanbul dediği mekânlarla arasında birkaç kilometrelik bir mesafe vardı o kadar. Okmeydanı’nda bugünlerde hava bir başka türlü gergindi. Kentsel dönüşüm projesiyle başlayan –kimilerine göre- belirsizlik, birçok fırsat düşkünü için yasadışı olayların çıkması için uygun zemini hazırlıyordu. Belki de bu insanlar rant denen kısır döngüye direniyordu. Dörder, beşer katlı evler sanki birbiri üstüne inşa edilmiş gibiydi. Eskiliklerinin getirdiği pejmürdelik, çoğunu aynı manzaranın aynı öğeleriymiş gibi gösteriyordu. Fark edilmesi imkânsız hale gelen imkânsızlık, almış başını nerelere gitmişti. Buralarının SİT alanı olmasından gelen bir imkânsızlıktı bu. Millet neredeyse çivi çakamıyordu köhne binalara. Polis araçlarının doldurduğu sokağa girdiğimizde, sokakta bizimkiler ve meraklı mahalleli hınca hınç vaziyetteydi. Yağmur yeniden başlamıştı ve kimsenin ona aldırdığı yok gibiydi. Aracımız, kalabalığın arasında zar zor ilerlerken çaldı telefonum. Arayan Selim’di. “Abi merhaba.” “Merhaba Selim.”